Lost Girls: Silinmeye yüz tutmuş cinayetler

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Sundance 2020’de Prömiyerler bölümünde galasını yapan “Lost Girls”, Netflix’te 13 Mart’ta tüm dünyada yayınlanmaya başladı. Seks işçilerinin yaşanmış cinayetlerinin ‘silinme’ riski üzerine etkileyici, modern, soyut ve feminist bir polisiye-gizem filmi. Amy Ryan’ın dopdolu performansıyla da zihinlerde yer edecektir.

Filmin notu: 7

Long Island Seri Katili'ne odaklanıyor

Sinemada farklı şekillerde ‘seri katil’, ‘kaybolan kız’, ‘seks işçisi’ kavramlarına rastlayabiliyoruz. Bunlardan ikisi de bir araya gelmiştir, ama bir tanesinin bile sadece bir filme konu olmasıyla birlikte dahi çığır açan sinema eserleri ortaya çıkmıştır. Örnekler çoğaltılabilir. 20 seneyi aşkın bir zamandır belgesel üreten Liz Garbus, ilk kurmaca filminde bu motiflerin tamamını kullanan bir formül arayışına girmiş bu kez.

Temeline ise 2013 tarihli ‘Lost Girls: An Unsolved American Mystery’ romanını almış. Robert Kolker orada 1996-2011 arasında 10-16 arası kişinin canına kıyan ve ‘Craigslist Ripper’ olarak da anılan Long Island Seri Katili’nin acı yüzünü karşımıza çıkarmıştı. Joe C takma adıyla bilinen bu suçlu, genelde faili meçhul cinayetlere imza attı. Kurbanların çoğunluğu ise kayıplara karıştı.


Çerçeveler, saklanan cinayetleri görselleştiriyor


“Lost Girls”, klasik bir polisiye ya da kara film için olağan dışı bir araştırmacı tipleme buluyor. Katilin kızı Shannan’ı öldürdüğünü bilen anne Mari Gilbert’ın (Amy Ryan) gözünden akıyor. Onun aydınlatmasıyla cinayet işlenirken esas hedefin seks işçileri olduğunu görüyoruz. Mari, yanına Sherre (Thomasin McKenzie) ve Sarra (Oona Laurence) adlı yaşayan kızlarını da alıyor. 

Film, Stephen Foster’ın Beautiful Dreamer’ının Lola Kirke tarafından yeniden bestelenmiş haliyle start alıyor. Açılışta silinerek kaybolan bir kurbanın gösterilmesi 95 dakikanın geri kalanı için yönlendirici oluyor. Görüntü yönetmeni Igor Martinovic’in çerçeveleri filme ayrı bir hava katıyor.

1.85:1 formatını koruyan sinematografi klasik açı-karşı açı tekniğini ve gelen plan-detay plan kesmesini yerle bir ediyor. Yakın, orta ve çok yakın planlara odaklanıyor. Kenarı boşluklu açılar da buna destek veriyor. Bu durum ana karakterin veya yaşayan kızların önündeki ve arkasındaki bulanık/flu duran detaylarla birlikte seri katilin yaptıklarının saklı kaldığını görselleştiriyor. Kaybolan kızını arayan annenin yavaş yavaş bütün cinayet mağduru olanların temsilcisi olduğu açığa çıkıyor. Komiser Richard Dormer’ı (Gabriel Byrne) zorlamak da bu sayede anlam kazanıyor.

“Lost Girls”, Marri’nin çerçevenin önünde ve arkasında duruşunu aslında mesafeli dar odak ve odak kaydırma kullanımıyla anlamlı hale getiriyor. Açılarda bir anda silinebilme veya kaybolabilme anlayışı hakim. Geniş ufuklu odak kullanımı dikkat çekici. Film, polisiyenin ana iskeletinde araştırmacı tiplemenin gözüne geçirerek aslında klasik bir dedektiflik öyküsü izlemiyor, ‘neo-noir’ alışkanlığına kayıyor. Ama arka planda da bir seri katil araştırması akıyor. 


‘Laura Mars'ın Gözleri' ve 'Kızları Öp'ün Ana karakterleriyle akraba bir tipleme

Marri Gilbert, “Laura Mars’ın Gözleri”ndeki (“The Eyes of Laura Mars”, 1978) Laura (Faye Dunaway) ile “Kızları Öp”deki (“Kiss the Girls”, 1997) Kate’le (Ashley Judd) akraba bir karaktere dönüşüyor. Her iki filmde de ‘polisiye’nin erkek egemen dünyasına ‘feminist bir müdahale’de bulunulmuştu. İlkinde ‘telekinetik polisiye filmi’ melez türü ortaya çıkmıştı, ikincisinde ise kızları bodruma saklayan bir seri katilin izinde cinsiyetçilik karşıtı bir polis tiplemesi servis edilmişti.

Amy Ryan’ın kattığı derinlikle ana karakterin ruhsal dünya ile gerçek dünya arasında gidip gelerek ‘öznel bir görsel yapı’ya geçiş yapması tutarlı bir şekilde sunuluyor. Bu durum, polisiye türünde “Tanık” (“Witness”, 1985) misali başka dilde geçen özgün bir gizem duygusu da aşılamıyor değil. Amerikan tarihinde Boston Canavarı, Zodiac Katili, Ed Gein gibi birçok suçlunun incelendiğini gördük. 

Ama buradaki gibi ‘gizem filmi’yle teğet geçen bir şekle sokulmamıştı. Aslında filmin direk bir sene sonraya atlayıp finali bağlamasından önce gösterdiği an bile üzerine konuşulmayı hak ediyor. Bu da deneyimli kurgucu Camilla Toniolo’nun işçiliğindeki dengeyi ortaya koyuyor. Klasik bir akışı reddetme adına her şeyi soyut bir şekilde bize yansıtmayı ve ‘silinme’ tehlikesine dikkat çekmeyi beceriyor.


‘The Pregnant Tree and the Goblin'den bir yıl sonraya denk gelmesi ilginç

Öte yandan yıllardır Kore’de seks işçilerinin askeri kamplarda karşılaştığı insan dışı muamele herkesin malumu. Amerikan askerlerinin tutumunun ciddi bir erkek problemine dönüştüğü biliniyor. Bu gerçek, yıllardır kurmaca ve belgesele malzeme olup karşımıza çıktı. 

Kim Ki-Duk’un da 2001’de (“Address Unkown”) incelediği bu konu, 2019’da “The Pregnant Tree and the Goblin”de (“Imsinhan Namuwa Dokkaebi”) Kore’de Uijeongbu’da faaliyet gösteren Stanley Kampı’ndaki Insun Park’ı ele aldı. Belgesel yönetmeni olarak bilinen Kim Dong-Ryung & Park Kyoung-Tae ikilisi, 2012’de bu konuda bir belgesel yaptıktan sonra çarpıcı bir docufiction’a imza attı. Tek bir seks işçisinin karanlık ve melankolik ruh hali, fantastik ve korku öğelerinden de destek alarak yansıtıldı. Stanley Kampı’nın yanındaki kasabadaki kabuslar etkileyiciydi.

2017’de ise Colin Niel’in yazdığı, bir kızın kaybolmasıyla birlikte karın ortasında çıkan bir ‘whodunnit mizanseni’ne odaklanan ‘Only the Animals’ (‘Seules Les Bêtes’) romanı, 2019’da bir sinema filmine uyarlandı. Dominik Moll; “Yalnızca Hayvanlar”da (“Seules Les Bêtes”), seks işçiliğinin bilgisayar başında teknolojik ve dijital bir kar amacına dönüştürülmesine el atıyordu. O film de aslında işin kaybolmaya, kıyılmaya kadar gitmesine odaklanıyordu.

Her iki eserin de 2019’da karşımıza çıkması tesadüften ziyade #MeToo sonrası artan bir hak arayışının göstergesi gibi. Burada da 2010’den online çalışan seks işçilerinin yaşadıkları çok dokunabiliyor. Filmin dili ele aldığı konuda gerçekten de hiçbir şekilde cinselliği sömürmeden, sinemanın ciddi ‘seks işçisi filmleri’nden birine dönüşmeden –ki Godard, Mizoguchi, Bunuel gibi isimler bu konuda devrimci yapıtlara imza attı- ilerlemesi değerli.


Gizem filmine kayış ne kadar devrimci?

Bu damar cinayet araştırmasını bir annenin gözünden sanki “Kadın Kayboldu” (“The Lady Vanishes”, 1938),“Kanlı Gölge” (“Laura”, 1944),“Ölüm Korkusu” (“Vertigo”, 1958) ve “Macera” (“L’Avventura”, 1960) misali bir ‘kaybolan kadın’ motifi destekli bir şekilde eşeliyor. Buradan da aslında bildik bir gizem filminin yapısına kayıp aslında Preminger’in bu alanda kalıcı olmuş diğer yapıtlarıyla (bkz. “Bunny Lake is Missing”) bağ kuruyor mu tartışılır. Aksine feminist bir araştırmacının gözünden #MeToo sonrasının hürriyet arayışına tanıklık ediyoruz.

“Lost Girls”, Fincher’ın gizem filmi klasiğine dönüşecek “Kayıp Kız”ı (“Gone Girl”,2014) kadar iddialı olamıyor. Onun “Kanlı Gölge”-“Macera” arasındaki bir damardan “Kim Korkar Hain Kurttan?”ın (“Who’s Afraid of Virgia Woolf?”, 1966) ardılına dönüşme özgünlüğünü devreye sokmuyor. ‘Katil kim?’den ziyade ‘niye bunu yaptı, şunu yapmadı?’ sorusunun peşine düşen yeni bir Fincher yapbozuyla rekabete girmiyor.


Garbuz-Ryan ikilisi daha çok bir araya gelmeli!

Liz Garbus, belgesele alışkanlığı olsa da sinematografiden destek almayı iyi ayarlarken karakterin bunalımla kaybolup gitmesinin ötesine geçebilecek bir görsel yapı yaratıyor. Belki de Jennifer Fox’un yıllar boyu belgeselcilik yaptıktan sonra “The Tale” (2018) ile Amerikan toplumunda saklanan pedofili gerçeğini incelerken kurmacada olgunluğunu kanıtlamasına katılıyor. Bu durum da aslında finalde mahkumların ne hale geldiğiyle daha da çarpıcı olabiliyor. Film, şiddet ve cinsellik gösterisine dönüşmemeyi bilinçli bir hamleye çeviriyor. Bu konuda Fatih Akın’ın 70’lerde geçen klasik bir seri katil/slasher filmi olarak başarılı “Altın Eldiven”inin (“Der Goldene Handschuh”, 2019) tersi istikamette duruyor.

Son noktayı koyarken de aslında #MeToo döneminde seks işçiliğinin nasıl bir sömürüye malzeme edildiğine dair ciddi bir mesaj veriyor. Bu açıdan da “Kızları Öp” ile kurduğu kardeşlik ilişkisiyle tedirgin ediciliği başka bir boyuta taşıyor sanki. Ama gerçekten de erkek egemen dünyanın silinmeye ve kaybolmaya yüz tutmuş kurbanlarının öyküsünü etkili bir soyut dille yansıtmayı beceriyor. Filmi Liz Garbus-Amy Ryan ikilisinin ilerleyen dönemde daha çok bir araya gelmesini dileyerek bitiriyoruz.

Yazarlarımızdan

06 Nisan 2020, Pazartesi 07:00
06 Nisan 2020, Pazartesi 07:00
Sıradaki haber yükleniyor...
holder